Yine bir yaz mevsimi ve ne yazık ki yine aynı acı tablo: Türkiye'nin dört bir yanında yükselen alevler, küle dönen ormanlar... Yaz aylarının gelmesiyle birlikte orman yangınları haberleri, sıcak hava dalgaları kadar hayatımızın bir parçası haline geldi. Ancak bu yangınların sadece doğanın kendi kendine çıkardığı bir felaket olmadığını, aksine büyük bir bölümünün insan eliyle, ihmal veya kasıt sonucu başladığını bilmek, içimizi daha da yakıyor.

Yaz ayları, doğayla iç içe olma arzusunu beraberinde getirirken, ne yazık ki bazı sorumsuzlukları da tetikliyor. Piknik ateşlerinin tam söndürülmemesi, anız yakma alışkanlıkları, ormanlık alanlara atılan sigara izmaritleri, hatta cam şişelerin mercek etkisi yaratması gibi basit ama ölümcül ihmaller, devasa felaketlere dönüşebiliyor. Bazen ise kasıtlı çıkarılan yangınlarla, yeşil alanlar bir anda simsiyah birer kabusa dönüyor.

Her yıl tekrarlanan bu acı olaylar, sadece ekolojik bir yıkım değil, aynı zamanda ekonomik ve toplumsal bir yara açıyor. Binlerce ağaç, on binlerce canlı yok oluyor. Ekolojik denge bozuluyor, erozyon riski artıyor, hava kalitesi düşüyor. Yangınların yol açtığı maddi hasarlar, söndürme çalışmaları için harcanan milyarlarca lira ve yerinden edilen insanların dramı, felaketin boyutunu daha da büyütüyor.

"Doğanın kendi kendine çıkardığı yangının yanı sıra insanların çıkarttığı yangınlarda artmaya başladı" ifadesi, aslında bu köşe yazısının can alıcı noktasını oluşturuyor. Doğal nedenlerle (yıldırım düşmesi gibi) çıkan yangınların oranı oldukça düşükken, insan kaynaklı yangınların oranı ürkütücü boyutlara ulaşıyor. Bu durum, sadece ormanları değil, toplum vicdanını da ateşe veriyor.

İnsanlar, bir anlık dikkatsizlik veya bilinçli bir eylemle, yüzlerce yılda oluşan bir ekosistemi saniyeler içinde yok edebiliyor. Bu sadece "bir ağacın yanması" değil, gelecek nesillerin nefes alacağı, canlıların yuvası olan bir yaşam alanının yok edilmesidir.