KÖŞE YAZISI – 13-09-2021- SAKARYA TÜKENMEZ

Bu haber 13 Eylül 2021 saat 8:00 'de eklendi.

Düşünce dünyamızın alt yapısının oluşturulmasında bize okullarda okutulan tarih, coğrafya, fen bilimleri, edebiyat gibi çeşitli derslerin önemli bir tesiri vardır. Bu derslerin bilimsel normları, muhtevası ve bu muhtevanın bize sunuluş şekliyle geçmiş, bizlerin zihninde yeniden oluşturulur. Modern insan olma yolunda bize sunulan bu fikirlerin çeşitliliği, önemli bir kısmının bizim geleneksel toplumsal yapımıza yabancı ödünç fikirler olması, birtakım bilgilerin – bilinçli veya bilinçsiz- eksik hatta yanlış verilmesi belli olguları da yanlış veya eksik anlamamıza neden olmuştur. Doğal olarak zihin dünyamızda geleneksel olanla modern arasında uyumlu bir birliktelik kurulamamıştır. Bu durum kendimize yeni bir kültürel kimlik inşa ederken birtakım çelişkilerle yaşamayı ve bunları toplumsal hafızamızda bir türlü çözememe sorunsalını da beraber getirmiştir. Merhum Mehmet Akif’in, “Alınız ilmini Garb’ın, alınız sanatını, Veriniz mesainize hem de son süratini Sade Garb’ın, yalnız ilmine dönsün yüzünüz Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız Çünkü milliyeti yok sanatın, ilmin yalnız.” mısraları Batı’dan teknik katkı alınmasını ısrarla tavsiye ederken bu bilim ve teknolojiyi doğuran metafizik düşünceyi, “Tükürün ehl-i salîbin hayâsız yüzüne! Tükürün onların asla güvenilmez sözüne! Medeniyet denilen maskara mahlûku görün, Tükürün maskeli vicdanına asrın tükürün!” şeklinde reddetmesi bizlerin modernleşme sürecinde yaşadığımız şaşkınlığın ve çelişkilerin bir ifadesidir. Olaylara yaklaşımlarımızdaki muğlaklık, bir bakıma bölünmüş bir zihin yapısıyla geçmişi ve bugünü değerlendirme hatta yakın tarih değerlendirmelerimizde bir çeşit suçluluk duygusu içinde bulunma; kanaatimce modern bir bilinç oluştururken geleneksel olanı reddetmek zorunda kalıyormuşuz kaygısının bir neticesiymiş gibi geliyor bana. Bu ürkek tavrı kendi dünyamızda yaşamanın ötesinde yeni yetişen kuşakların sanki farklı milletlerin ayrı ayrı tarihlere ve kültürlere sahip çocuklarıymış gibi gözlemliyoruz. Yakın tarih okumalarımızın, dünya görüşlerimizin doğrulanmasına hizmet edecek şekilde nesnellikten uzak oluşu, tarih denilen bilimi bizimle benzer görüşleri benimsemeyenlere karşı bir silah olarak kullanma anlayışı bizleri hepten kutuplaştırmakta, dünyadaki baş döndürücü değişim karşısında da seyirci durumuna düşürmektedir. Oysa daha dün diyebileceğimiz bir dönemde milletçe atlatmış olduğumuz badirelerin gelecek tasavvurumuzun şekillendirilmesinde fevkalâde öğretici ortak bir bakış açısına zemin hazırlaması farklı dünya görüşüne mensup olsak bile ortak bir arzumuzdur diye düşünüyorum. “Sakarya” kavramı üzerinde düşünürken millet olarak aslında ne derin çelişkilerimizin hatta çıkmazlarımızın bulunduğunu içim yanarak gördüm ve yaşadım. Dileğim odur ki bizi bütünleştirmesi muhakkak olan tarihi hadiselerin, yaşantıların; geçmişimizle uyumlu bir gelecek inşasında farkındalık sağlamasıdır. Bu sebeple Sakarya Meydan Muharebesi’ni 100. Yıldönümünde hamasetten uzak, gençlerimizde yeni ufuklar açması ve çatlamış kimliğimizi bütünleştirmesi bağlamında değerlendirmek istedim. Bunu yapmaya çalışırken elbette tarihi bir hadiseyi bir tarihçi, bir asker veya bir dönem etkin olarak yaşadığım bir siyasetçi edasıyla ele alma yoluna gitmeyeceğim. Eksik veya yanlış da olsa hatırladığım bazı olgular üzerinden konuya ilişkin gözlemlerimi ve düşüncelerimi somutlaştırmaya çalışacağım. Nasıl ki insana bir ruh üflenmiştir, ben inanırım ki şehirlere de bir ruh üflenmiştir ve her şehrin bir ruhu vardır. Bizler bir şehrin hemşehrileri olarak bu ruhun farkındayızdır veya değilizdir ama bu ruh şehrin koynunda uyuyor olsa bile yaşıyordur. İnanıyorum ki bir Cumhuriyet şehri olan Polatlı’nın ruhuna ilham veren unsurlardan biri Çile Dağı erenleri, diğeri Sarıköylü Yunus Emre ise bir diğeri de Sakarya Zaferi ve burada uyuyan şühedadır. “Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı / Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı” diye haykıran istiklâl şairimizin de kastettiği mana bu olsa gerektir. Rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti, 1940’lı yıllarda yayımlanmış “Sakarya’dan Geçerken” adlı yazısında bizim içinde yaşadığımız bu tarih ve coğrafyanın ruhunu adeta ilahi bir vecd ile şöyle yansıtır: “Tren sonsuz bir sür’at ve keskin çığlıklarla uçup gidiyordu!.. Sakarya!.. Sakarya’ya geldik dediler! Sakarya lalettayin bir nehir değil!.. Onda Hint’in “Ganj”ı gibi bir nevi kutsiyet var! Ganj nehri gökten, göklerde olan Hint tanrısından gelirmiş!.. Sakarya! Sakarya’da ölenler, Sakarya’ya kanları karışanlar Tanrı’ya gidiyor… Sakarya’dan geçerken oturmak günah! Ayağa kalkıyorum… Hava hafif yağıyor. “ Aslında bu satırlardan sonra şehitlerimize, tarihimize ve coğrafyamıza hürmet hususunda yeni bir söz söylemeye gerek kalmıyor. “Sakarya’dan geçerken oturmak günah! Ayağa kalkıyorum… “ ne demek! İnsan kalbini ürperten bir şeyler var bu satırlarda. Sözün burasında rahmetli Üstadımız Necip Fazıl’ın Sakarya Türküsü’nün içimize işlemiş dizelerini unutmak kabil değil. Zaman zaman muhtelif mısralarını kendi kendime mırıldandığım bu şiir zannımca en çok Sakarya şehitlerinin kanlarıyla sulanmış bu coğrafyanın çocukları tarafından terennüm edilmelidir. Şiirin her mısraında ayrı bir kalp atışı olduğu gibi, “Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun…” derken bu milletin “Sakarya” üzerinden güçlü bir imge olarak sunulmuş olması, aynı zamanda ilahi olanla bağına atıfta bulunulması bu toprakları mayalayanların gelecek nesillere devrettiği en büyük miras olsa gerektir. Nitekim “Hani Yunus Emre ki kıyında geziyordu” mısraı da yine bu coğrafyanın bir ferdi olan, Türkçeyi bir edebiyat dili olarak da bayraklaştıran, bu toprağı İslam düşüncesiyle mayalayan bir değere duyulan derin sevginin bir yansımasıdır. Demek ki Sakarya’da yerelden ulusala, ulusaldan evrensele kanatlanmış bir derinlik var. Benim doğduğum köy (Sarıhalil), Sakarya harbinde işgale uğramış bir köydür. Çocukluğumda bu işgale ilişkin anlatılan kimi hadiselerin çocuk ruhumda bıraktığı belli izler, çok sonraları Tetkik-i Mezalim Heyeti’nin raporlarını okuduğumda yüreğimde tarifsiz acılara dönüşmüştür. Ama bu anlatıların bana asıl etkisi, zaman içinde bu harbin ne olduğunu anlamak hususunda bende bıraktığı merak duygusudur. Bu sâiklerle daha ilk gençlik yıllarımda okuduğum muhtelif yazılardan, hatıralardan, hikâye ve romanlardan yola çıkarak hep Duatepe’yi, Gazitepe’yi, Alagöz’ü ve benzeri alanları gezerek buraların havasını içselleştirmek istemişimdir. Ne var ki bu imkânı kendi açımdan çok geç bulabildim. Burada Sakarya Meydan Muharebesi’nin milletimiz için önemini anlatan, bu harbin manasını yeni bir idrak ile yeni nesillere aktarmayı görev bilerek birtakım çalışmalar yapmış değerli büyüklerimize ve kurumlarımıza minnetimi arz etmeliyim. Şahsım da bu milletin ve bu vatan parçasının bir evladı olarak görevde bulunduğum zaman diliminde mütevazı bazı çalışmalar yürüttüm: Üyesi bulunduğum Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) ile birlikte ulusal düzeyde bir “Sakarya Savaşı Temalı Hatırat Yarışması” düzenleyerek ilerde bu konuda edebiyat eserleri yazmak, sinemaya aktarmak isteyenler için bilgi, belge ve nesne hazırlamak istedim. “Sakarya Savaşı Temalı Halk Müziği Beste Yarışması” düzenleyerek sanat dünyamızın bu temaya eğilmesi yoluyla farkındalık oluşsun istedim (Bu bestelerden 12 tanesi TRT repertuvarına girmiştir.). Sakarya Savaşı üzerine yazmış bir kısmı an itibariyle irtihal etmiş bulunan kıymetli tarihçilerimizle, aydınlarımızla Polatlımızı buluşturma imkânı buldum. Bunların bir kısmı o günlerin ulusal düzeydeki gazetelerinde manşet olmuş ve başta devlet ricali olmak üzere kamuoyunda güzel bir etki bırakmıştır (Turgut Özakman, İlber Ortaylı, Halil İnalcık, Yusuf Halaçoğlu, Mustafa Armağan, Beşir Ayvazoğlu, Hilmi Yavuz…). O günlerde bizim bilbordlarda öne çıkarmaya çalıştığımız “Sakarya’nın Destan Olduğu Yer: Polatlı” ifadesi rahmetli Halil İnalcık hocamızın kendisinin dikte ettirdiği bir konu başlığıdır ve kanaatimce çok kıymetlidir. Bundan sonrasında da bu destansı hadiseyi anlatmada erbabınca kullanılması gereken bir ifade olması dileğimdir. Kartaltepe’de Sakarya Meydan Muharebesi’ni anlatan bir panoramik müze yapılması fikri bendenize aittir. Bu konuda bize ilham veren de o günlerde inşaat aşamasında olan İstanbul’un fethini anlatan, Fetih 1453 Panoramik Müzesi’dir. Projenin şu anki durumu bizim düşündüğümüzden çok farklı gerçekleşmiştir. Esasında bunların her biri ayrı bir yazı konusu olmakla beraber bu projeyi, bu mekânların “Sakarya Milli Parkı” olmasında adını da verdiğim “22. Gece Ormanları” ağaçlandırma alanımızla birlikte mühim bir merhale olması bakımından burada anılmaya değer buldum. Sakarya Zaferi, TBMM’nin önemli zaferlerinden biridir ve bu zaferin sahibi TBMM’dir. Sakarya Meydan Muharebesi, Mustafa Kemal’e TBMM’ce “Gazi” ve “Mareşal” unvanlarını vermeye vesile bir zaferdir (Böyle düşündüğüm için başlangıcından beri TBMM başkanlarının ve başkan vekillerinin, Milli Savunma Bakanlarımızın 13 Eylül Sakarya Zaferi Kutlamalarımıza katılımını değerli bulmuşumdur. Çok şükür görevde bulunduğum sürece bunu sağlayabildim. Sayın Cumhurbaşkanımızın, başbakanlığı döneminde 2009 yılı kutlamalarımızı teşrifleri de ilk defa bu makamda birinin kutlamalara katılım sağlaması ve farkındalık oluşturması bakımından kıymetlidir. Bu çalışmaların artık yerel yöneticilerin özel gayretine bırakılmadan programlanması da en büyük dileğimdir. Burada maksadım başkanlığım döneminde bu alanda yapılmış çalışmaların bir dökümünü yapmak değil elbette. O bakımdan teferruata girmeyi de lüzumsuz görüyorum. Ancak bundan sonra da bu alanda yapılacak çalışmalarda değerli kamuoyumuzun dikkatini çekmek istediğim hususları örnekleyebildiğimi sanıyorum. Zira yazımın girişinde değindiğim çelişkilerin giderilmesi, Sakarya üzerinden geçmişle hesaplaşmaya kalkışmak yerine uyumlu bir gelişmenin sağlanması ve Polatlı şehir ruhunun yaşatılması maddeyle beraber manayı da algılamayı gerekli kılar. Sakarya Zaferi hakkında eser yayınlayan bilim insanı ve sanatçılarımızın, bu hususta fikir beyan eden siyasilerimizin meseleye muhaliflerini irite edecek şekilde yaklaşımları ne kadar yanlışsa Sakarya üzerine şiirler, romanlar, hikayeler, tiyatro eserleri yazmış, hatıralar yayınlamış sanatçılarımızı ideolojik kamplaşmalara özgü bir bakışla ele almak; davet ettiğimiz kıymetli tarihçilerimizi, yazarlarımızı dinlerken, aslında onları dinler görünüp de sorular bahsinde kendi ideolojik doğrularımızı onlara tasdik ettirmeye çalışmak Sakarya ruhunu anlamamaktır. Çok şükür ki anma törenlerine katılımlarda bizim dönemimizde yer yer yaşanan asker- sivil, bürokrat-siyasetçi ikilemi artık ortadan kalkmıştır. Bunun halktaki olumlu yansımaları da zaman içinde daha iyi gözükecektir. Yaşadığımız coğrafyanın ruhu kavrandıkça, onun derin imgesel anlamına vukûfiyet sağlandıkça Sakarya, artık sadece tarımsal verimliliğimizi artıran ve çeşitlendiren ‘kurudu – kurumadı’ su kavgalarının, bir sulama kanalı olmanın ötesine geçecek ve şüheda yatağı bu topraklar her bakımdan bereketlenecektir. Bugün bu topraklardaözellikle bu şehirde- toplumun bütün kesimleri üzerinde tesirli olabilecek ak sakallıların, toplumsal önderlerin esamesi okunmuyorsa, Çile Dağı Erenleri tarih olmuşsa; ekonomi veya siyasette güç sahibi olanlar ve sadece maddi bakımdan daha güçlü olmak için bunlardan güç devşirmeye çalışanların tabasbusu konuşuluyorsa vah bu memleketin haline! Dileğim odur ki Sakarya kıyısında, Duatepe’de tarihe tanıklık edişimiz, bizim birey ve toplum olarak kendimizi tanımamızı ve eksiklikler üzerinde düşünmemizi sağlasın. Gerisi gelecek. Birbirini iterek karşılıklı biçimsizleştiren sıkıştırmalar, kutuplaştırmalar ortadan kalkacak; birbirini anlayarak geleceğin muntazam inşasına omuz veren yeni nesiller omuz omuza, sevgiyle büyüyecektir. Sakarya Zaferi’ni bizlere emanet eden başta Gazi Mustafa Kemal olmak üzere, Anadolu’nun her bir yöresinden, o günkü sınırlarımız içinde yer alan Osmanlı hinterlandından gelerek bu cephede şehit düşmüş, gazilik unvanına ermiş bütün geçmişlerimizi bu vesileyle bir kez daha rahmetle anıyorum

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.