Belki bugün gözlerinizi yoracak, ama okuduğunuzda sadece 5-6 dakikanızı alacak akıl ve insanoğlu ilişkisine dair çok beğendiğim bir hiyakeyiy sizlerle paylaşmak istiyorum.

Kaynağını henüz bulamadığım ama kimin kaleme aldığından çok içinde barındıran anlamlara dair beğeni toplayan bir yazıyı sizinle paylaşıyorum

“Alt akıl, üst akıl nasıl olur, bilinmez ama; kimse ‘ben akılsızım’ demez. Zira, bütün akılları pazara çıkarmışlar, yine herkes kendi aklını beğenip almış. Bu demektir ki ferdin aklının tek başına bir kıymeti yoktur. Mademki akıl akıldan üstündür, akla ulaşmanın yolu bin, aklın yolu birdir, dinleyin beni. ‘Akıl’lı bir kelimeyim ben; akılsız gibi anlatmayacağım kendimi.

“Devir acayip bir devir oldu.

Resmen ‘akıl tutulması’ yaşıyoruz?” cümlesini duymayan kalmamıştır. Demek ki benim de tıkandığım, mesafe kat edemediğim hadiseler ve zamanlar olabiliyormuş. Kimileri bunu teknolojik bir tabirle ‘beynin error vermesi’ şeklinde söylüyor.

Akıl tutulması nedir, diye sorarsanız; aklın başka bir yörüngeye girmesi, aklın boş bırakılması bir nevi şoklanma hali; açık bir laboratuvar olan dünyanın global bir problemi. Bu hali güneş tutulmasına teşbih edebiliriz. Güneş tutulmasında olduğu gibi bazen bir anda tek başıma kalırım. Dünya ile güneşin arasına ay girdiği gibi benimle kalp arasına o an tarif edilemeyen hisler ve kararsızlıklar girer. Hadiseleri anlamada ve değerlendirmede, yaşananları tartmada çalışamaz hale gelirim. Beyin kalp ile akıl arasında gider gelir. Mantık süzgeci devre dışı kalır; göz kapanır, kulak duymaz olur.

Ne var ki güneş tutulması coğrafi ve astronomik bir hadisedir. Önceden tarihi ve saati, görülebilecek yerler tespit edilebilir. Benim tutulmam, yani akıl tutulması ise sosyal bir vakadır, teşhisi ve tedavisi zordur. Bir nevi buna kadim tabirlerden ‘akıl buhranı’ da diyebilirsiniz. Kalp gözünden bakarsanız ‘basiretin bağlanması’ şeklinde izahatı da mümkündür.

Beni vakti zamanında o kadar yücelttiler ki; akıl odaklı, aklın önderliğinde bir eğitim Rönesans ile Avrupa’da ses getirdi. Bu, metafizikçilerin ve filozofların aklının estiğine giden bir mantıktan ibaretti. Her şeyin altında ben aranıyordum. Bilime tamamen teslim bayrağı çekilmişti. Neredeyse akılla anlaşılmayan her şey reddediliyordu.





  1. asrın adamı madde ve tabiat kuvvetlerini köle gibi görüyor, beni öne sürerek her şeyi köleleştirmenin yollarını arıyordu. Ayakları toprağa değmeden yerde koşuyor, göklerde kuş gibi uçuyor, denizde balıklar gibi yüzüyordu. İşte böyle bir akıl ile insanı, lisanı, edebiyatı, bilimi madde kalıbına dökmek, makineye vurmak iştahı ile taarruz ediyordu. Oysa ben akıl, tek başına her şeyi anlamada çözmede yeterli değildim.

    Meşhur lügatlerimizden Kamus-ı Türkî’de şöyle tarif edilmiştim. Akıl; düşünme ve anlama hâssası, insana mahsus olan her fertte muhtelif derecede bulunan manevi bir kuvvettir ki rûh gibi halli müşkil bir muamma ve tamamıyla mahiyetini anlamak bir sırdır. Us, hired, hûş, zihin de derlerdi. Anlama, fehm, idrak etme, tefekkür, mülahaza manaları da mevcuttu.

    Baştaki ‘a’ med olunur ise ‘âkıl’ şeklinde okunur, sıfat olurdum. Akıllı, uslu, hûş-yar, hired-mend denirdim. Cemi/çoğul halim ukala idi; akıl satan akıllı geçinmek isteyene denilmesi ile meşhurdu. Ukalalık ise akıl-fürûşluk, ukaladan geçinme, akıllılık satmanın adı idi.

    İlim sadece benden ibaret değildi. Ulûm-ı aklıyye, aklî ilimler demektir ki tabiat ilimleri ve matematik gibi akıl üzerine mebnî ilimlerdir. Fıkıh, akaid, hadis ve tefsir gibi nakil ve rivayete müesses olan ulûm-ı nakliyeden fark edilir, ayrılırdı. Akliyyat ile nakliyyat arasında yer vakit tevafuk bulunmazdı.

    İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri, Kitabu’l-Furug adlı eserinde beni akıl, nefs ve zihn kelimeleriyle beraber zikreder. Fakat idrak edici olduğu zaman ‘akıl’, mutasarrıf olduğu zaman ‘nefis’, idrak etmeye istidâtlı olduğu zaman ‘zihin’ ismini verir. Ve aklın, yaratıcısını, yani Hazreti Allah’ı ve zatının mümkün oluşunu idrak edici olduğunu ifade eder.





Tasvir-i Ahlak adlı eser, benim nasıl kullanılacağımı gayet net ve güzel beyan etmiş. “İnsanın, akıl ve fikrini hayırlı işlere de, şer olan işlere de kullanması kendi iktidarındadır. Hayrı seçer, akıl ve fikrini iyilik yollarında kullanırsa hem dünya hem de ahirette mutlu olur. Eğer şerri seçer, kötü ve pis yollarda koşar, aklını ve fikrini faydasız işler peşinde koşturursa dünyada kederli olur, ahirette azapla yüz yüze gelir.”





Bu cümlesi ise akıllı kişiyi anlatıveriyor. “Akıllı kişi ona derler ki, daima Allah’ın lütuflarını, sanatlarını, harikalarını, yerleri gökleri tefekkür etmek ile kalbini nurlandırır.”





Benim görüş saham ise Mektubât-ı Şerife’de bir beyit ile tasnif ediliyor.





Aklu’l-maâşı kasîru’n-nazari





Aklu’l-maâdi hadîdul-basari





Sadece dünyalık düşünen aklın ‘akl-ı maaş’ın bakışı dar, basireti kısadır, ileriyi düşünmez ve göremez. Ahireti düşünen ‘akl-ı maâd’ın ise bakışı, görüşü, gözü ve basireti daha geniş, keskindir.





Karar senin insanoğlu, beyni yani aklı kalbin tercümanı mı yapacaksın yoksa akıl tutulması yaşayıp kalbini mi karartacaksın?